Karaköy’de neler oluyor?


Karaköy ve sahili, Beyoğlu’nda yaşanan ‘soylulaştırma’ süreci, Galataport özelleştirmesi ve krüvazör gemileri baskısı altında hızlı bir dönüşüm yaşıyor. Her geçen gün yeni bir bina el değiştiriyor. Uzun yıllardır bölgede yer alan üretim atölyeleri ve küçük esnaf ise ‘gurme’ lokanta, cafe, tasarım butiği, ‘gurme’ lokanta, cafe, tasarım butiği… olarak fonksiyon yeniliyor. Beyoğlu gibi ‘otantik bir kent deneyimi’ sunma iddiasındaki yeni tüketim mekanları, Karaköy’ü sınıfsal ve mekansal olarak son derece homojen bir şekilde, heterojen ve çok katmanlı Beyoğlu’nun tam da aksi yönünde, dönüştürüyorlar. Buranın kimi yeni sahipleri, ‘kurtarılmış’ kapuçino bölgesinde sokakları bile işgal etmekten geri durmuyor (Bakınız Julius Meinl Cafe). Birçok işletme yakın bir geleceğe, Galataport’a, yatırım yapıyor ve Karaköy’ü hızlıca dönüştürüyor olsa bile, bu mega projenin gerçek etkilerini ise henüz tecrübe etmekten uzağız.

karaköy_cafe

Neyse bu yazıda konumuz Karaköy’ün bütününün yaşadığı dönüşüm değil, bir kaç yüz metrelik kıyı şeridi ve küçük bir meydana yapılan müdahale. Mevzu bahis mekan ve yapılan müdahale küçük görünse bile arkasında İstanbul’daki kamusal mekanlar, yerel demokrasi ve katılım, şeffaflık gibi çok önemli başka konuları barındırmakta. Geçici olarak kondurulan, ama bir türlü yenisiyle değiştirilmeyen Karaköy Vapur İskelesi ile liman arasındaki birkaç yüz metrelik kıyı, kendiliğinden kamusal mekan kullanımının en başarılı örnekleriyle dolu(ydu). Burada yediden yetmişe, kadın erkek, yerli turist, çok farklı kesimden insan ticarileşme baskısı altında olmadan kamusal mekan haklarını kullanıyorlardı. Tarihi Yarımada’nın eşsiz manzarasına bakıp dalıp gidenler, kitabını okuyanlar, balık tutan müdavimler, çay ve simit keyfi yapanlar, sohbet edenler… Karaköy’ü homojenleştiren, ‘tüketici aidiyeti’ üzerinden yaşanan dönüşümün aksine burası herkesin kullandığı, herkese açık, herkes için varolan bir mekandı. Arkada yer alan binaların önüne ve tek sıra halinde arada arabalar park etse bile bu durum kamusal mekan kullanımını çok fazla engellemiyordu.  Genel olarak ‘kamunun’ veya ‘piyasanın’ elinin değmediği mekanda kullanıcılar gayet iyi iş çıkarmışlardı. Bu küçük kamusal mekan laboratuarı Karaköy ve Salıpazarı Galataport ve Krüvazör gemileri ile işgal edilmese, sahil halka açılsa burasının nasıl da çiçek açacağını kanıtlıyordu adeta.

Slide14

Sonra, devreye İBB girdi. Daha doğrusu İBB’nin otopark şirketi İSPARK AŞ. Bu sahil şeridinin (otopark) potansiyelinden yeterince yararlanılmadığına kanaat getirerek, önceki işletmeden burayı geri aldı ve doğrudan Belediye olarak işletmeye başladı. Daha önce halkın kullandığı, yayaların geçiş yaptığı bu yere, hem de hemen denizin kıyısına arabalar park edebilsin diye müdahale edildi. Kamusal mekanları korumak, çoğaltmak ve iyileştirmekle görevli bir belediye bölgede bulunan nadir ve başarılı mekanlardan birini, (muhtemelen) Dünya’nın en güzel manzaralı otoparkına çevirdi. Hem de hemen 20 metre ötesinde yine İSPARK AŞ’nin katlı otoparkı yer aldığı halde.

Slide15Acaba böylesine berbat bir müdahalenin altında, İSPARK’ı özelleştirme planları ve şirketin değerini arttırmak için toplam park yapılabilir alanı genişletme amacı mı yatıyordu. Ne olursa olsun, vatandaşın doya doya kullandığı bir mekanı otoparka çevirmek vatandaşın gökkuşağı renklerine boyadığı merdivenleri griye boyamak kadar aptalca ve katılımcılıktan zerre kadar sebeblenmemiş bir yerel yönetim örneğiydi. Yaptığı yanlıştan dönmesi dileğiyle, İBB Beyaz Masa’ya buranın arabaların park etmesine yasaklanmasını isteyen talebimi ilettim. Son derece makul olduğunu düşündüğüm ve hatta Belediye’yi de rezil olmaktan kurtaracak talebime gelen cevap şu şekildeydi:

ispark isgal

Kısaca, ‘hemşerim hadi başka kapıya’ diyordu. Neyse, bu işin üzerine gitmeye kararlıydım. Sonuçta, evet mekan İstanbul’un geneli düşünüldüğünde küçücüktü ama hem yapılan müdahale sürrealdi, hem de İstanbul için anlamı  büyüktü. Böylesi bir kamusal mekanın otoparka çevrilmesini normalleştirmemek, yapılan müdahaleyi meşru görmemek gerekiyor. Ne yazık ki İstanbul’da ‘elini veren kolunu kaptırır’. Veya kamusal mekanlarına sahip çıkmayan, yarın diğer kamusal mekanları ve kentini kaptırır. Gezi’de bunu yaşadık. Bahsi geçen bölgenin bir parçası da küçük bir meydan. Belediye tarafından fazlasıyla ve sanki kasten bakımsız bırakılan bu meydanın ortasındaki ‘anıtsal’ çöp kutusu yerleştirmesi  bir kavramsal sanatçının işi gibi! İnsanın aklı almıyor, yerel yönetim böylesine mekanların niteliğini arttırmayacaksa, ne diye var? Belki de yanlış bir soru soruyorum. Kamusal mekanları tasarlamak için gerçekten belediyeye ihtiyacımız var mı?

IMG_2202

Ne yazık ki hem ‘elini veren kolunu kaptırır’ hem de ‘kasten bakımsız bırakılan’ kamusal mekan çıkarımlarımın haklılığını bu hafta görmüş oldum. Kıyısı otoparka dönüştürülmüş Karaköy’ün küçük meydanı da ansızın inşaat paravanları ile kapatıldı. Hızlı bir şekilde kamusal mekanlara yayılan bir otomobil ve inşaat virüsü ile karşı karşıyaydık. Konuyla ilgilenenler ve bu paravanları görenler ‘Karaköy’de neler oluyor?’ diye sormaya başladı. Yine Belediye’nin kapısını çaldım. Evet, Karaköy’de ne oluyordu? Gelen cevap (aşağıda) buraya, Karaköy Meydanı Düzenlemesi çalışması yapacak müteahhit firmanın girdiği ve şantiye alanı olarak kullanmak için kapattığı yönündeydi. Geçici olarak. İzin ve belgeleri mevcutmuş.

Peki ne süre ile? İzinler nerede? Neden bu paravanların üzerinde bilgi yer almaz? Müteahhit firmanın ‘girmesi’ ve burayı kapatması ne demek? Hani izinleri vardı? Karaköy Meydan düzenlemesi için ne yapılacak? Vatandaşa sordunuz mu? Bu kamusal meydan dışında şantiye kuracak başka bir yer yok muydu? Sorular uzayıp gider. Ama hepsinin cevabı aynı: Şeffaflıktan nasiplenmemiş, katılımcılık nedir bilmeyen, vatandaşı ciddiye almayan, kamusal mekanlara değer vermeyen yerel yönetim anlayışı. Seçimler yaklaşıyor. Nasıl bir istanbul’da yaşamak istiyoruz? Yaşadığımız yerlere dair kararlara katılmayı hakkımız olarak görüyor muyuz? Yeterince sormadığımız sorular!

karaköy_şantiye

karaköy_park

Reklamlar

Karaköy’de neler oluyor?” üzerine 5 yorum

  1. Karaköy’deki “soylulaştırma” gerçekten Galataportla mı başladı? Eğer böyleyse, bu bağlantıyı neden daha önce farkedemedim bilmiyorum.
    Karaköy’ün 1-2 sene önceki hali (2-3 cafe varken) pek bir güzeldi, açık hava müzesi gibiydi. Hatta “soylulaşmamış” atmosferi burayı özellikli kılıyordu, bir nevi soylulaştırılmamış olması soylulaştırılmasına zemin hazırlamış gibi oldu. Fakat bu özelliğini yavaş yavaş kaybediyor gibi, dönüşüm tamamlandığında eski atmosferine dair bir “endüstriyel” çekiciliği olmayacak.
    Anıtsal çöp kutuları da çok sürreal 😀 Belediyeler bunu hep yapıyor!

  2. merhaba,
    gerçekten insana çığlık attırıcı tuhaflıkta -ve berbatlıkta- işler… birkaç sene önce hemen karaköy meydanına yürüme mesafesindeki Mimarlar Odası İstanbul Şubesinde, Karaköy odaklı bir atölye çalışması yapılmıştı. gayet yaratıcı olan çalışmanın sonuçları Kadir Topbaş’a da sunulmuş, sorunlar ve çözüm önerileri sıralanmıştı. özellikle TCDD’ binasının önündeki açık otopark konusu başkanın dikkatini çekmiş, yanındakilere bu konuyu düzeltin talimatını vermişti. demek ki bu şekilde düzeltilmiş konu, bir kurumdan diğerine aktarılarak, üstelik de daha kötü şekilde….

    Not: Bu atölyeye ilişkin hazırlanmış bir kitabı da Oda’nın kütüphanesinde bulabilirsiniz.

  3. ‘Eleştirmek’ yerine ‘Değiştirme’ye çalışma yönündeki çabandan dolayı seni kutluyorum. Yaşadığımız şehrin gönüllüsü olmak ve onu adeta bir ‘sosyal sorumluluk projesi’ bilinciyle sahiplenmek çok önemli. Değinilecek çok fazla konu var ve hepsi de gerçekten çok can sıkıcı, uykuları kaçırtacak türden… Otomobiller, arabalar, taksiler vs. vs. bu kadar önemli olmamalı ki kalkıp insanların manzarası işgal edilmemeli. O savunmayı yapmak yerine o bölgeyi motorlu taşıtlardan uzak tutmak daha sağlıklı olacaktır ancak işin içinde ‘para kazanma derdi’ olunca bütün boğaz boydan boya otopark yapılabilir; biz de arabaların arkasından o manzarayı seyrederken kendimizi bulabiliriz. Bu arada Beyaz Masa’dan gönderilen son açıklama mesajındaki cümleler Türkçemiz adına da içler acısı!

  4. Istanbul’a geldiğimden beri vakit geçirmekten çok keyif aldığım nadide yerlerden biri, öyle ki beni ziyaret eden, bana eşlik etme teklifi getiren her insanı da bu noktaya götürüp bir bardak çay içirmişimdir. Çünkü kentteki nadide bir boşluk; çevresindeki binaların güzelliği, o noktaya ulaşım, birçok meydandan daha tanımlı bir mekan olması ve Karaköy-Fındıklı hattı arasında denize dokunabileceğin ya da denizin sana dokunabileceği tek yer. En son gidişimde otoparka çevrilmiş olmasını hüsranla karşılamıştım ancak cumartesi gündüz vakti olması sebebiyle, o güne özel bir durum sanmıştım. Bu sebeple size teşekkür ediyorum.

    Kentlerimizin kamusal alanları bir bir elimizden alınıyor ve insanları birbirinden koparacak yeni işlevlerle yüklendiriliyor. Bunun altında bilinçli bir çalışma olduğunu düşünüyor ve bu durumdan korkuyorum. Acaba ne zaman tehlikenin farkına varacağız, merak ediyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s