a’dan z’ye kentsel dönüşüm


Kentsel dönüşüm, soylulaştırma, Beyoğlu, kentsel mücadele ve genel olarak siyaset üzerine  Mesele Dergisi Mart 2012 sayısı için Sarphan Uzunoğlu’nun benimle yaptığı röportaj. Kendisine ve Mesele Dergisi’ne teşekkürler. Jiyan‘da da yayınlandı, görenler kusura bakmasın.

“Orta Sınıf Bir Türk Olmanız Kentsel Dönüşüm ‘Piyangosunun’ Sizi Vurmasını Engellemeye Yetmez”

Türkiye’nin en büyük problemi ne dendiğinde aklımıza sosyal ve fiziksel birçok problem gelebilir. Şehirleşme ise her iki konu başlığının bir arada bulunduğu ve kentsel dönüşüm projeleri ile birlikte muhalif çevrelerin ve yurttaşların kafalarına aynı anda malum soru işaretlerini düşürmüş durumda. İktidar kentsel dönüşüm projelerinin sonuna kadar arkasında dururken, kentsel dönüşümün yarattığı mağduriyetler her geçen gün yeni birer hikaye olarak karşımıza çıkmaya başlıyor. Mutlukent isimli blog’uyla kentsel dönüşüme karşı en değerli mücadele alanlarından birini yaratan Yaşar Adanalı ile kentsel dönüşümü, TOKİ’leri ve kentsel dönüşümün sosyal kodlarını konuştuk.

Röportaj: Sarphan Uzunoğlu

Eskiden Beyoğlu böyle miydi” diye başlayan cümleler dizisi fazlasıyla karikatürize edilmiş gibi görülebilir. Ancak, bugün farkındayız ki Beyoğlu’nun bugünü ‘eskide’ kalmak üzere. Tıpkı kentsel dönüşümün Türkiye’nin dört bir yanında yarattığı etki gibi. Ne oldu da kentsel konseptimiz değişti?

Kentin ve mekanın yeniden-üretiminin anlamı hem kapitalizm, hem sermaye ve yatırımcılar, hem de siyasetçiler ve siyasetin kendisi için değişmekte. Bu değişimi kısmen ve kabaca, kullanım ve değişim değerleri arasındaki farkla açıklamak mümkün: Neoliberal düzen içinde mekan, ya da kent, artık öncelikle barınma ve yaşam alanı sunma, sağlıklı bir çevre oluşturma, üretim için bir altyapı hazırlama, ticaret için imkan sağlama,  kamusal paylaşımlarda bulunma vb. gibi, salt kullanım değeri ilişkisi içinde önemsenmiyor. Şuan kapitalizmin içinden geçtiğimiz evresinde kentin kendisi, alınıp satılan, speküle edilen, kar peşinde koşulan bir meta halini almakta. Kapitalizmin temelinde sermaye birikimi, konsantrasyon ve merkezileşme eğilimi olduğunu düşünürsek, neo-liberal kentleşme de, kent toprağını sermaye birikiminin merkezinde görüyor. Bu da beraberinde kamusal mekanların özelleştirilmesine (Emek Sineması), her yerin AVM’leştirilmesine (İstiklal Caddesi), değer artış potansiyeli yüksek, tapulu veya gecekondu fark etmez, mahallelerin  kentsel dönüşüm projeleri ile sanki  birer boş arsaymış gibi el değiştirmesine (Tarlabaşı) yol açıyor. İstanbul için bu süreç çok daha görünür, çünkü küresel kentler liginde, sermaye için çok cazip bir şehir, bir de siyasetin kolaylaştırıcı rolü de eklendiğinde, İstanbul da, onun merkezinde Beyoğlu da son sürat dönüşüyor. Aslında sermayenin önüne sınırlar koymadığınızda, maksimum kar motivasyonu ile, kanserli hücre gibi, kente ve bütün yaşam alanlarına yayılacaktır. Bunda şaşıracak bir şey de yok. Kentsel politikalar, planlar, ‘kamu yararı’ bunu engellemek için var. Ancak kamu yararı, müteahhit yararına çevrilmiş durumda.

Türkiye dışında kentsel dönüşümün aldığı boyut nedir? Neoliberalizmin yeni dünyanın yayılan sistemi olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin de büyük bir ‘kent’ projesinin uygulayıcılarından bir olduğunu söyleyebilir miyiz? 

Öncelikle belirtmek isterim, kentsel dönüşüm tartışmalarında bir tanımlama sorunu mevcut. Kentsel dönüşümden ne anlıyoruz, önemli bir soru. Mekanın yeniden-üretimini konu ettiğimiz açık ancak birçok kavram birbirine karışıyor: kentsel rejenerasyon, rehabilitasyon, iyileştirme, yenileme, dönüşüm vb. Farklı yer ve zamanda farklı anlam ve pratikleri içeren genel kavramları bir arada değerlendiriyoruz. Ayrıca tanımlamada farklılaşma, plancılar, mimarlar, yatırımcılar gibi farklı aktörler için farklı profesyonel anlamlar içeriyor. Çok kabaca, belli bir tarihsellik içinde gelişmiş 2 uç pratik, bize tanımlama ve anlamlandırma konusunda yardımcı olabilir. Bunlardan biri, (genellikle bir ur gibi görülen) kentsel alanın ‘temizlenmesi’ ve yeniden geliştirilmesi şeklinde uygulanan, komple yıkım ve yeniden inşa içeren pratik. Burada en kritik soru, bu dönüşüm kimin için yapılıyor? Orada yaşayan insanlar için mi, başka sınıflar için mi, yoksa spekülatör ve müteahhitler için mi? Aynen IMF’nin 1980 sonrası bütün dünyaya dayattığı, one-size-fits-all (her bedene uygun) ekonomi politikaları gibi, mekandaki farklılaşmaların hesaba katılmadan her yerde aynı dönüşüm modelinin uygulandığını görüyoruz. TOKİ-belediye-müteahhit ortaklığında gerçekleşen, 5366 sayılı kentsel yenileme yasası kapsamındaki veya gecekondu dönüşüm projeleri ve son olarak da yeni pişirilen afet dönüşümü bu pratiğe örnek olarak verilebilir. Emekçi mahalleleri özelinde ‘zorla tahliye – yıkım – (şanslıysan) kentin çeperinde TOKİ projelerine yeniden iskan’ şeklinde özetlenebilecek bu pratik, rant potansiyeli artan kentin merkezi veya dışındaki bir çok mahalleyi tehdit ediyor. Aynı şekilde, sermaye akışının sürdüğü, gelişmekte olan veya gelişmiş dünyada birçok şehirde de bu tarz dönüşümler gerçekleşiyor. İkinci pratik ise, yaşam alanlarının ‘özenle’ dönüştürülmesi şeklinde tanımlanabilecek, bir yerin sakinlerinin katılımıyla, ‘gereksiz yere’ yıkım gerçekleştirmeden yaşam alanlarının iyileştirilmesi pratiği. Malum, böyle bir dönüşüm modeli Türkiye’de uygulanmıyor. Çünkü insanları yerinden, komşularından, mahallelerinden etmeden; kendi gerçekliklerine ve ihtiyaçlarına göre; öznesi oldukları bir süreç içinde; mekanda ‘sağlıklaştırma’ yapmak ve kent toprağını hukuki güvenceye kavuşturmak, amacınız rant ise tercih edilen bir pratik olamaz. Bu ikinci pratiğin, özellikle bazı Güney Amerika ve Asya ülkelerinde uygulandığını biliyoruz.

Kentsel dönüşümün, bahsettiğim pratiklerinin dışında, yani ‘proje’ ayağının ötesinde, bir de piyasa mekanizması ve devletin kolaylaştırıcı rolü ile gerçekleşen, ancak kentsel dönüşüm projelerindeki gibi belli mekan, mevzuat ve uygulayıcılar ile sınırlandırılmayan ‘soylulaştırma/mutenalaştırma’ hali mevcut. Örneğin, Beyoğlu’nun dönüşümü, hem ‘yık-yap’çı projeler (Taksim Yayalaştırma, Tarlabaşı vb.), hem de soylulaştırma (sokak operasyonları, emlak yatırımları vb.) şeklinde gerçekleşiyor. İstanbul şu an dünyanın en cazip emlak piyasalarından biri (Guardian Gazetesi en hızlı büyüyen piyasa olarak göstermişti), ayrıca en çok dolar milyarderinin yaşadığı 5. şehir. Böyle bir şehirde neoliberal kentsel dönüşüm de haliyle sert yaşanıyor.

Bütün bu dönüşümün de dünyada oturduğu bir eksen var tabi. Neoliberal kentsel modeli takip eden, küresel kent olma yarışı içinde bir çok kentte benzer bir dönüşüm gözleniyor. Bu şehirlerin değişen kentsel formlarına baktığımızda bir ortaklaşma mevcut. Her ne kadar Dubai’ye özgü olmasa da, Dubaizasyon olarak adlandırabileceğimiz bu modelin ortak özellikleri nedir? Öncelikle aşırı bir ikonik ve ‘cüsseli’ mimari vurgusu; ‘görkemli’ tarihin yeniden keşfi; ve beraberinde kültür mirasının sanki Disneyland-mış gibi ele alınması; genel olarak mekanın özelleştirilmesi ve kapatılması; sadece tüketim merkezleri olarak değil aynı zamanda kamusallık sınırı olarak AVM’ler; ve otomobil merkezli bir şehircilik anlayışı göze çarpmakta. İstanbul’da da genel hatlarıyla böyle bir dönüşüm yaşanıyor, buna Dubai-etkisi dersek, Beyoğlu’nda da Starbucks-etkisi yaşandığını söyleyebiliriz.

Örneğin İzmir’de Kadifekale’de kentsel dönüşüm gündeme geldiğinde yapılan anketlerde bölgede yaşayan Kürt nüfusun tepkisi ortaya çıkmıştı. Şehrin yüksek gelirli kesimleriyse buraların ‘boşaltılımasına’ destek verilmişti. Acaba kentsel dönüşüm, sınıflararası ya da etnik bir gerilimin de etkili olduğu bir proje mi? 

Doğrudur, özellikle kentsel dönüşüm projelerinin ilk örneklerine baktığımızda, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Ayazma ve Tarlabaşı, Romanların yaşadığı Sulukule ve Küçükbakkalköy, sanki çoğunluk nezdinde kolay meşruiyet kazandırabileceğiniz yerlerdi. Sonuçta, buraları nizam altına alınması gereken (etnik farklılık) veya zaten hak edilmeyen işgal edilmiş yerler (sınıfsal farklılık) olarak görenler çok. Dolayısıyla, sanki, nasıl diyelim, ‘kolay lokma’ gibi mahallelerdi.  Tabi, dönüşüm projeleri uygulanırken, sınıf-içi farklılıklar da son derece önemli. Çünkü bu ayrımlar, özellikle belediyeler tarafından çoğu zaman kanırtılıyor, keskinleştiriliyor. Mahalle içindeki, mülk sahibi – kiracı ayrımları, belediyeden yana tavır almaya müsait olanlar, ‘nasılsa kaybeden ben olmam’ diye düşünenler, etnik farklılıklar, ve ayrıca dernekler üzerinden kolektif müzakere süreçlerinin belediye ve TOKİ tarafından engellenmesi, sınıf-içi gerilimleri arttıran faktörler. Ancak gelinen şu aşamada, belli bir öğrenme sürecini de takiben, ilk etaptaki etnik ve sınıfsal gerilim vurgusunun yerini daha kapsamlı bir kentsel dönüşüm vizyonuna bıraktığı söylenebilir. Yani şu noktada, orta sınıf bir Türk olmanız kentsel dönüşüm ‘piyangosunun’ sizi vurmasını engellemeye yetmez.

Sermayenin kentsel dönüşümle kurduğu göbek bağı ortada. Demirören, Emek projesi derken kitlesel gösterilerin etkisinin yeterli olmadığı görülüyor. Kentsel dönüşümle mücadele için demokratik siyaset yolları tükendi mi?

Öncelikle ben kentsel mücadelenin yeterince kitleselleştiğini düşünmüyorum.  Arada, tepkisel eylemler yapılıyor, yapıldı ancak gerçek anlamda mekana sahip çıkan, onu ‘yeniden talep eden’, farklı ama birbirleriyle bağlantılı kentsel konular-arası bir ‘koalisyonun’ varlığını iddia etmekten uzağız. Çok önemli çabalar var, bu yönde girişimler var ama yeterince olgunlaşmış değil.

Ayrıca ilginç bir dönemden geçiyoruz. İktidarın belki de hiç olmadığı kadar ‘yapabilirliğinin’ arttığı, profesyonelleştiği, merkezileştiği bir dönemden. Kentsel muhalefetin kurumsal mücadele yolları da hızla tükeniyor. Bu tükenişin farklı boyutları var, bir yürütme-yasama-yargı ayrımının ortadan kalkması; yasamanın KHK’ler ile tartışmaya / deliberasyona açık bir süreç olmaktan çıkması, yargı yoluyla kazanılan kent / kır mücadelesi örnekleri sonrasında yapılan stratejik hamleler, anayasa değişikliği, mevzuat değişiklikleri, vs. ile hukuki mücadele yolunun önünün kesilmesi… Ayrıca özellikle HES mücadelesinde gördüğümüz yürütmeyi durdurma kararlarının gerçekten yürütmeyi durduramaması. Dolayısıyla, kurumsal mücadele araçlarının hızla anlamını yitirdiği, hukuki mücadele zemininin ortadan kalktığı, temsili yerel siyasetin etkinliğini yitirdiği, iktidarın merkezileştiği, arkasına kitle desteğini aldığı ve profesyonelliğinin ve yapabilirliğinin arttığı ve birikim sürecinde emlak sektörünün başat bir rol aldığı bir dönemde nasıl bir mücadele anlamlı olacaktır? Keşke bir cevabım olsa… Sanırım bu süreci işgal/occupy hareketi ile birlikte düşünmekte fayda var, bu hareket nasıl imkanlar sunuyor iyi değerlendirmek gerekiyor.

Geçtiğimiz ay Hasan Bülent Kahraman Sabah gazetesinde bir yazı  yazdı ve Beyoğlu’nun 25 Kuruş’a bira içenlere bırakılamayacağını söyledi. Belediye yönetiminin içki tüketimini azaltan masa ve sandalyelerin kaldırılması gibi uygulamaları da göz önüne alındığında, muhafazakârlık ve kapitalizmin bu kol kolalığı kentsel dönüşümün temel karakteri haline gelmiştir denebilir mi?

Alkol meselesi önemli tabi ama Beyoğlu’nda temel mesele olduğunu düşünmüyorum. 25 kuruşa çay içilen yerler de şuan ki idare tarafından ‘yeni’ Beyoğlu’nda tercih edilen yerler olmayacaktır. Sınıfsal boyut daha önemli gibi. Hazzapulo Pasajı (Danışment Geçidi) mesela, ucuza çay kahve içilen bir yer, kitapçılar, küçük esnaf, zanaatkarlar vs., herhalde İstiklal Caddesi ve çevresinde en keyif aldığım mekanlardan biri. Hem Kahraman hem de Belediye, buranın, altında gurme lokantası / barında 25 TL’ye bira satılan bir butik otele dönüşmesini tercih edeceklerdir diye düşünüyorum. Büyük ihtimalle de bu dönüşümü göreceğiz çok yakın bir zamanda. Aslında muhafazakar bakış açısı ile Beyoğlu’nun belli yerlerinin, ‘Red Light District’ gibi, tanımlanmış, sınırlanmış, kurtarılmış veya kaybedilmiş bölge, kent içi adacıklar şeklinde tutulması tercih edilir (Fransız / Cezayir Sokağı örneğinde olduğu gibi). Ama mesele, en başta da belirttiğim gibi, artık buranın değer artışı için ideal bir yer olması. Sık sık bunu dile getiriyorlar zaten, işte Beyoğlu hak ettiği değeri buluyor diye. Kapitalizm / muhafazakarlık ilişkisi, Beyoğlu’nda belki en net kendini, disipline etme, kontrol etme, apolitize etme şeklinde gösteriyor. İşte Taksim Yayalaştırma Projesi’ni ele alalım: Artık başka ülkelerde tedavülden kalkmış, kent merkezinden yer altı otomobil transit yolları geçirme gibi,  böylesine bir projenin çok önemli bir sonucu, açılan tüneller yüzünden Taksim’e yaya çıkışının çok ciddi anlamda sınırlandırılması olacak. Bir yandan da Gezi Parkı’nın AVM’leştirilmesi sonucu ortada kabak gibi kocaman bir meydan kalacak. Moskova’da da şehrin siyasi gösteriler için en önemli meydanını, Manezhanaya Meydanı’nı namlı belediye başkanı, Yury Luzhkov bir yer altı AVM’ye (Okhotniy Ryad) çevirmişti, ama üstünü de kentsel mobilyalar, dolambaçlı tasarımlarla öyle bir şekle sokmuştu ki artık burada toplanmak imkansız hale gelmişti. Taksim Meydan Projesi bana fazlasıyla bu dönüşümü anımsatıyor. Yakınlarda, literatürde GONGO denen, Beyoğlu’nun bir hükümet güdümlü STK’sının başkanı ve aynı zamanda emlak yatırımcı bir kişi, işte ne güzel Beyoğlu dönüşüyor, ah bir de valilik şu eylemcilere uzaklarda bir yer ayarlasa da işlerimiz engellenmese gibisinden bir açıklama yapmıştı. Yani bu açıdan evet, neo-liberal polis devleti için kentsel dönüşüm önemli bir araç.

Kentsel dönüşümle ilgili en çok ileri sürülen karşı-argümanlardan biri de projenin ayrımcılık ve gettolaşmayı arttıracağı endişesi. Örneğin, Beyoğlu gibi ‘kozmopolit’ bir merkezde, 25 kuruşa bira içilemeyen, kentlerin belirli kısımlarında belirli gelir gruplarının yaşadığı bir şehir dizaynı ayrımcı bir şehir politikası mıdır? Yoksa biz mi paranoyak bir bakış ortaya koyuyoruz?

Paranoya değil tabi ki, olanın ta kendisi. Kentsel dönüşüm şu ana kadar mekânsal ve toplumsal ayrışma olarak uygulandı. Gerçekleşmiş ve gerçekleşmekte olan örneklerine bakalım: Sulukule, Tarlabaşı, Ayazma, Fener-Balat, Ayvansaray ve diğerleri. Her hangi bir dönüşüm projesinde orada yaşayan yoksul halkın yerinden edilmemesi bir planlama prensibi olarak ortaya kondu mu? Hayır! Bununla ilgili bir çalışma yapıldı mı? Hayır! Bu mevzu mesele bile edilmedi. Sulukule’de ne oldu? Romanlara kentin çeperinde, Sulukule’den 40 km ötede Taşoluk TOKİ Projesi adres gösterildi. Belediye Başkanı’na, yeni Sulukule’de kaç Sulukuleli yaşayacak diye sorulduğunda, ‘elimizde bilimsel veri yok’ diyebildi… Ayazma’da ne oldu? Gecekonduda yaşayan insanlar TOKİ’nin Bezirganbahçe projesine gönderildi, onların yıkılan konutlarının üstünde de Ağaoğlu’nun kat bahçeli, yüzme havuzlu devasa blokları yükseldi. Bir kere TOKİ projelerine baktığınızda, insanların gelir grubuna göre kategorize edildiğini görüyorsunuz, işte yoksul, alt gelir, orta gelir, üst gelir diye. Bu, devlet vatandaşları mekânsal ve sınıfsal olarak ayırıyor demek değilse nedir? Bu üst ölçekten Beyoğlu’na geldiğimizde ise, buranın sadece paralı turistler ve ‘sorun’ çıkarmadan güzel güzel tüketecek varsıl yerli kullanıcılar için ‘tasarlandığını’ iddia etmek için elimizde yeterince ipucu olduğunu düşünüyorum. ‘25 kuruşa’ bira içenlerin dışında, mesela kamu okullarının özelleştirilmesi sonucu lise öğrencileri bile Beyoğlu’ndan arındırılıyor. Kamusal sorumluluk, dışlama, yerinden etme, ayrıştırma sonucunu doğuracak değer artışının önünde tampon görevi görecek politika geliştirmeyi gerektirir. Bunun tam tersi gerçekleşiyor.

Demirören vak’asında olduğu  üzere, ‘yeni’ yapıların en çok ortaya koydukları  iddia bu yapıların kentin dokusuna aykırı  olmadığı. Kent dokusu nedir, Beyoğlu için, bölgesel bir dokudan söz edilebilir mi?

Çok kabaca kentin fiziksel şeklinden; binaların, sokaklar ve kamusal mekanlar ile olan uyumundan veya uyumsuzluğundan bahsediyoruz. Beyoğlu için, Taksim ve Galata meydanları arasında tepe boyunca uzayan İstiklal Caddesi ve bir taraftan Karaköy’e, öbür taraftan Tarlabaşı’na inen bir alanı değerlendirirsek, evet, bölgesel bir dokudan bahsedilebilir. Yüzünü İstiklal Caddesi’ne dönmüş ama bu caddeye paralel veya ona çıkan sokaklar ile uyum içinde, canlı, yaşayan, süreklilik içinde bir doku. Demirören ise açgözlü bir yapı. Onun çevresi ile, etrafındaki sokak ve binalar ile uyumlu bir ilişkisi söz konusu değil. Cristiano Ronaldo’nun ziyareti sırasında gördük, sahibine ‘balkon’ görevi gören, tüketim ve bayağı bir gösteriş mabedi…

İstanbul’un ‘şehirleşme’ tarihine baktığımızda neyi görüyoruz? Kentsel dönüşüm projeleri modernist Türkiye tarihinde bir ilk mi?

Kente çok ciddi müdahalelerde bulunulması, neşterler atılması açısından tabi ki ilk değil, işte 1950’ler de Barbaros Bulvarı, 1980’ler de Tarlabaşı Bulvarı ve beraberindeki büyük yıkımlar. Ancak şu an daha önce de belirttiğim gibi kentin anlamı değişmiş durumda.  Sermaye-devlet ortaklığının yapabilirliğinin arttığı, profesyonelleştiği, dönüşümün kurumsallaştığı farklı bir dönemdeyiz.

Sebahat Tuncel mecliste yaptığı konuşmada üçüncü  köprü için referandum önermişti. Kent referandumlarına dünya bazında örnekler var mı? Yerel yönetimlerin örneğin Taksim’in trafiğe kapatılması  gibi ‘hayati’ konularda karar verirken bu kadar başına buyruk davranması sakıncalı mı?

Aslında sıkıntı, yerel yönetimin bir çok önemli konuda ‘başına buyruk’ davranmayı  bırakın, karar bile veremiyor olması. Bir taraftan, özellikle bu iktidar döneminde ademi-merkeziyetçilik, belediyecilik vurgusu yapılırken, diğer taraftan kentsel dönüşüm ile ilgili kararların merkezileştiğini görüyoruz. Aslında hayati kararlar Ankara’dan alınıyor. Tabi ki bu demokrasi açısından son derece sıkıntılı bir durum. Geçen yerel seçimlerde, dönüşüm uygulamalarından rahatsız birçok İstanbul ilçesinde AKP’li belediyeler seçilemedi. Devamında, kentsel dönüşüm kararlarında ilçe belediyelerinin rolünün azaldığına tanık olduk.

Ancak, genel olarak kent ile ilgili kararlara vatandaşların katılımı çok önemli bir mevzu. Örneğin, Stuttgart’ın çok şaibeli bir hızlı tren ve kentsel dönüşüm projesi var, Stuttgart 21 diye. Bu proje hem çevresel etkileri, hem yüksek yatırım bütçesi, hem de kararın federal hükümet tarafından Stuttgart’lıların dışında alınması sonucunda büyük bir yerel muhalefet ile karşılaşıyor. Sonunda, bağlayıcı olmayan, ancak kamuoyunun ‘rengini’ gösterecek bir referandum kararı alınıyor. Referandum az farkla proje lehinde sonuçlanıyor. Referandum her ne kadar önemli bir araç olsa da demokratik derinlik sağlayacağının garantisi yok. Kamusal bir tartışma süreci yaşanmadan, bütün artı ve eksiler açık açık tartışılmadan, ve manipüle edilecek bir sürecin sonunda yapılacak referandumdan ‘kamu ve kent’ yararına bir sonucun çıkacağının garantisi de yok. Zaten İBB de otobüs rengi, köprüye isim, vapur tasarımı seçmek gibi konularda çoktan seçmeli bir katılım mekanizmasını devreye sokuyor. Bu ‘katılımcıyız’ imajı veren projeler de PR aktivitesinden öteye fazla bir anlam ifade etmiyor. Çünkü en başta o kararların alınmasında vatandaşın katılımı önemsenmiyor. Örneğin, TOKİ Projeleri, işte ‘şu kadar binlerce konut yaptık vs.’ ile pazarlanmasının da sonucu, kamuoyunda genel olarak olumlu değerlendirilirken, buraya taşınmış, yaşayanlar arası yapacağınız bir kullanıcı memnuniyet anketi bambaşka sonuçlar verebilir.

Türkiye bir yanda HES’ler öte yanda köprü derken bir doğa karşıtı  kuşatma ile karşı karşıya. Bölgesel ve ulusal olarak direniş  hareketleri örgütleniyor; ama tüm bu hareketlerin dokunabildiği alanlar sınırlı. Doğanın korunmasına yönelik anayasal tedbirlerin alınması sizce mümkün mü? Yahut var olan kanunlar ve yönetmelikler doğayı ne kadar koruyabiliyor?

Kurumsal mücadelenin sıkıntılarına biraz önce değinmiştim. HES’ler için de geçerli. Aslında HES projeleri bir nevi kırsal dönüşüm projeleri, HES’ler de nehirlerin TOKİ’leri… Özelleştirmenin, doğayı kapatmanın, inşaat ve enerji sektörüne altın tepside ‘sunmanın’ araçları. Dünya’da doğanın haklarının güvence altına alınması konusunda çok ciddi bir hareket mevcut. Örneğin Bolivya’da ‘Doğa Ananın Hakları’ diye bir kanun var. Aynı şekilde doğa hakları Ekvator’da anayasal güvence altında. Tabi ki anayasal tedbirler alınması gerekir. Ama kim alacak? Türkiye’de anayasa tartışmaları sırasında gerek kent hakkı olsun, gerek doğa hakkı, toplumsal hareketler tarafından gündeme taşınması gerekiyor.

MESELE – MART 2011 sayısında yayınlanmıştır.
Reklamlar

a’dan z’ye kentsel dönüşüm” üzerine 4 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s