gelişme 101: gerçek çılgınlık yoksulluk


En Azgelişmiş Ülkeler Konferansı

Başbakanın çılgın projelerini, kanallarını, yeni kentlerini dünya yoksulları hatırına biraz kenara koyalım ve ülkenin ve Dünyanın gerçek meselelerine bir göz atalım istiyorum. 09 – 13 Mayıs 2011 tarihleri arasında, yani şu günlerde, İstanbul`da 4. Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı düzenlenmekte. Bugün İstiklal Caddesi`nde yürürken gördüğüm son model bir Mercedes marka arabanın ön camında bu konferansa katılan birini taşıdığını belirten bir levha vardı. Yoksulluğun da kazananları var, malum.

(Merak etme Afrika, bitince gideceğiz)

Dünya`nın en yoksullarının yaşadığı ülkeler, en az gelişmiş ülkeler (least developed countries) olarak adlandırılıyor. 1971 yılında ilk olarak listelenen bu ülkelerin arasında yer alabilmek için, kişi başına düşen yıllık milli gelirin 905 doların altında, insan kaynaklarının zayıf, ve ekonomik kırılganlığın yüksek olması gerekiyor. 01 Ocak 2011 tarihi itibariyle Dünya`da 48 ülke bu statüde bulunuyor. 614 milyon insan (Dünya nüfusunun yaklaşık %10`u) bu ülkelerde yaşıyor.

Bu konferansın küresel kent İstanbul`da toplanmış olması manidar. İstanbul, David Harvey`nin `eşitsiz coğrafı gelişme` (uneven geographical development) olarak adlandırdığı küresel kapitalizmin sevdiği bir kent. Harvey, küresel neo-liberalizm`in en önemli paradokslarından biri olarak sistemin adil bir şekilde dağıtılmış bir ekonomik büyümeyi destekleyememesini gösterir. Neo-liberal ekonomik sistem ile `geri kalmış ülkelerin` gelişmiş ülkeleri yakalamasının bir mit olduğunu, sistemin bizatihi kendisinin onları geri bırakmak üzere işlediğini anlatır. Sonuçta, zincirlerinden kurtulmuş küresel sermaye, akacak mecralar arar. Küresel kent statüsüne yükselebilmiş İstanbul gibi coğrafyalar, bu sistemden mamalanır. Ülkenin ve dünyanın geri kalan bir çok bölgesi kaybetmeye mahkumdur. Kısaca bu yarışın ancak sınırlı sayıda kazananı olabilir. Bütün İstanbul, Türkiye ve Dünya halklarının küresel neo-liberal ekonomik sistemden kazançlı çıkmaları eşyanın tabiatına aykırıdır. İstanbul`dan, neo-liberal sistemden, sermaye dostu kentleşmeden bahsederken sistemin bugünlere nasıl geldiğine fazla değinmeden, arkasındaki ideoloji ve aktörleri fazla da sorunsallaştırmadan hızlıca geçiyoruz. En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı vesilesi ile son 60 yılda neler oldu da bugünlere geldik sorusunun kısa bir hikayesini anlatmanın anlamlı olacağını düşündüm.

1950`den günümüze Dünya`da ve Türkiye`de gelişmenin / kalkınmanın güncel tarihi

2. Dünya Savaşı`nı takiben, Dünya`da büyük bir yıkımın ardından, 2 kutuplu Dünya düzeni kuruluyor. Batı`da kalkınma adına sürekli büyümenin olduğu (malum her yer yıkılmış), sıfır işsizlik (malum erkek nüfusu savaşta azalmış), refah devletinin koruması altında geniş sosyal haklara sahip bir süreç başlıyor. Bir de gene malum Sovyet bloğu, gene güçlü, etkili. Genel kabul gören kalkınma modeli:  desteklenen tarım sektörü (mutlu çiftçi, ucuz gıda, gıda güvenliği), ithal ikameci sanayi (yerli malı kullanmalı, kitler, örgütlü işçiler, destek gören sanayici), korumacı bir ekonomi modeli, tutucu, sıkı denetlenen bir finans sistemi (döviz bulmak bile zor) dolayısıyla şoklara ve krizlere daha dayanıklı, muhafazakar ama sürekli bir büyüme gösteren nispeten toplumsal olarak büyük uçurumların olmadığı bir düzen.

(Bölgelere göre Dünya GSMH`si, 1820 – 2003 )

Devamında 70`ler geliyor. Petrol krizi, emtia fiyatlarında aşırı düşme, dünyada ekonomik kriz boy gösteriyor. Sermaye birikimi törpüleniyor, kapitalistler mutsuz, zengin devletler mutsuz, uluslararası finansal kuruluşlar mutsuz. İşte radikal dönüşüm sürecinin başladığı döneme giriliyor. 1970`ler sonu 80 başı İngiltere`de demir leydi Thacher ve Amerika`da Reagan öncülüğünde (Almanya’da Kohl, Türkiye’de Özal bunların ideolojik partnerleri) yeni-muhafazakarlık (ekonomik olarak neo-liberal, toplumsal olarak muhafazakar) ideolojisi hakim kılınmaya başlıyor. Şuan adına küreselleşme, küresel kapitalizme entegre olma, serbest piyasa ekonomisine geçiş, ihracata bağlı büyüme diyebileceğimiz, temelde Dünya Bankası, IMF, zengin ülkeler, uluslararası şirketlerin öncülüğünde, planlı programlı bir şekilde dünya gündemine yerleşen, ekonomi politiğin sistemik olarak değiştirilmesi olayı yaşanıyor. Burada Şili, Türkiye gibi Batı için stratejik olarak önemli ama sola kayma tehlikesi bulunan ülkelerde bu süreç askeri darbelerle destekleniyor, işte Evren ve Pinochet örneklerinde olduğu gibi. darbe sonrası ekonominin yeniden inşa süreçleri tamamen aynı birçok yerde.

Bretton Woods kuruluşları olan Dünya Bankası ve IMF politika-yapıcı olarak görev üstleniyorlar. Joan Williamson 1989`da bu kuruluşların uzlaştıkları model için Washington Konsensüs`ü adını veriyor (ABD Hazinesi, IMF, Dünya Bankası uzlaşması). “One size fit all” ya da “her hasta için aynı reçete” denen yapısal uyum politikalarını her ülkenin önüne verilen kredilerin önkoşulu olarak koyuyorlar. Neydi bunlar? Devlet küçülecek, ekonomiden çekilecek, devlet özelleştirmeye hız verecek, ticaretin önünde korumacı barikatlar kaldırılacak (bunu Dünya Ticaret Örgütü vasıtasıyla yapıyorlar), finans sektörü serbest bırakılacak, döviz dalgalı kura geçecek, örgütlü işçi – işveren dualizminde işveren tarafı tutulacak, doğrudan yabancı yatırımın önünde engeller kalmayacak, ödemeler dengesi sıkı tutulacak (bütçe açığı azaltılmaya çalışılacak dolayısıyla sosyal harcamalar da kesilecek) ve sıkı para politikaları uygulanacak (öyle çiftçiye destekleme alımları falan yapılmayacak).

Dolayısıyla 70`lerde Dünya`da baş gösteren kriz ve daralan birikim olanaklarını, devletin elindeki kaynakların özelleştirilmesi yoluyla özel sektör yararına genişletme mücadelesi verilmeye başlandı. Önce emek ağırlıklı üretim (tekstil, demir çelik gibi), devamında bütün üretim (otomobil, elektronik vs.) zengin ülkelerden gelişmekte olan çevre ülkelerine kaymaya başladı. Üretimin yerini belli merkezlerde (Londra, New York, Tokyo, Hong Kong gibi, ve şimdilerde İstanbul) finans, sigorta ve hizmet sektörü almaya başladı. Sermaye, gelişen bilişim ve teknoloji ile ışık hızında dolaşmaya başladı. İşte Çin, Hindistan, Brezilya, Türkiye büyümeye başladı. Ama ihracatı arttırarak büyümeye.

Buradaki temel mesele, kalkınma modeli ekonomik büyümeye odaklanırken eski refah devlet modelinin yıkılması ve devletin özelleştirme ile ufalması sonucunda orta sınıflar yoksullaşmaya, yoksullarda daha yoksul hale gelmeye başladı. Tabi ideolojik olarak yeni-muhafazakarların/neo-liberallerin beklentisi yok olan devletin artık yerine getiremediği sosyal hizmetlerin hayırseverlik ile (Vakıflar, STKlar vs.) sağlanmasıydı. Serbest piyasada “görünmez el” (invisible hand) ekonomiyi yönetirken ve doğal olarak kazananların yanında olacak kaybedenlerinde sisteme tutunması için hayırseverlik devreye girecekti. Yani vatandaşlık hakkı temelinden gönüllülük esasına dayanan hayırseverliğe geçiş kritik ve ideolojik bir noktadır. Chicago School’dan Milton Friedman bütün bu neo-liberalizmin ideologu gibi çalıştı. Bu ideolojinin ekonomik büyümeyi devamlı öncelemesine de getirdikleri meşruiyet zemini büyümenin damlama (trickle down) etkisiydi. Güya ekonomik büyümeden elde edilen artı değer, en yukarıdan en aşağıya doğru toplumun her kesimine dağılacak, tamam belki herkes eşit zenginleşmeyecek ama kazanımlardan herkes mamalanacaktı. Ama 80`lerin sonlarına doğru görüldü ki damlama etkisi pek gerçekleşmiyor. Bir kere büyümeden bütün dünya eşit yararlanmıyor, (Afrika, Asyanın büyük bir kısmı, Latin Amerika bu sistemin dışında kalıp fakirleşiyor) ayrıca ülke içinde de bu büyüme belli bir zümreyi zengin ediyor, zenginler daha zengin fakirler daha fakir oluyor. 80 sonu Sovyetlerin yıkılmasıyla Rusya ve eski kominist ülkeler hızlıca neo-liberalleşme dalgasına tutuldular ve oradaki bütün sosyal gelişmişlik adına kazanımlarda hızlıca yok olmaya, toplumsal trajediler yaşanmaya başladı, Rus oligarkları peydahlandı.

Tam bu noktada, IMF, Dünya Bankası büyüme fetişizmi ve yapısal uyum politikalarına (Structural Adjustment Policies) karşı yükselen muhalefe uygun bir şekilde UNDP merkezli insani gelişme (human development) modeli ve insani gelişme raporlarını (human development report) devreye giriyor. İşte temel nokta büyüme kendi başına yoksullukla mücadele için yeterli değil, büyümeyi, eğitim seviyesi ve sağlık ile birlikte ele almak lazım diye insani kalkınma modeli öneriyorlar. Burada baş aktör Amartya Sen ve Özgürlük olarak Gelişme (Development as Freedom) isimli eseri. Sen, kalkınmayı insanların yapabilirliklerinin ve özgürlüklerinin genişletilmesi olarak kavramsallaştırıyor ve ekonomik kalkınmayı sosyal kalkınmayla dengelemeye çalışıyor. Bu yaklaşım ekonomik büyümeye karşı değil ama büyüme adına büyümeye karşı. Büyüme insani kalkınmayı desteklediği ölçüde önemseniyor. Bu dönemle birlikte anahtar kelimeler, toplumsal ilerleme, hakçalık, katılım, özgürlük, insani güvenlik (social progress, equity, participation, freedom, and human security) şeklinde vurgulanıyor.

Bu sürecin Dünya Bankası`na yansıması da toplumsal gelişme (Social Development) yaklaşımına banka içinde yer vermek şeklinde oluyor (90 ortaları). İşte “eyvallah büyüme sadece kendi başına yetmeyebiliyor, her ülkeye aynı politikalar aynı sonuçlara yol açmayabiliyor o zaman yoksul insanların dertlerini anlayalım, onlara yönelik spesifik projeler, programlar, politikalar geliştirelim bari” deniyor. İşte biraz kendilerini revize etmek biraz da yükselen muhalefete şirin gözükme çabası var. Aynı şekilde IMF’nin yapısal uyum (structural adjutment – SAP) politikaları da Yoksulluk Azaltma Stratejileri,ne (Poverty Reduction Strategy Paper – PRSP) dönüşüyor. IMF’nin yoksul ülkelere verdiği kredilerde öne sürdüğü koşulların yerini, daha doğrusu onların yanında, yoksullukla mücadele için ulusal politikalar üretme zorunluluğu alıyor. Tabii bu öyle masum bir dönüşüm değil. Ve daha çok makyaj değişim olarak algılanıyor. Sonuçta ekonomik yapısal dönüşümler halen zorlanıyor, bunlar işte iyi yönetişim, yolsuzluk ile mücadele, şeffaflık gibi anahtar kelimeler ile süsleniyor, biraz da sosyal sektöre destek veriliyor ama sonuç pek değişmiyor. İşte bu süreçte uluslararası yardım kuruluşları (Oxfam, Action Aid gibi) ve zengin ülkelerin kalkınma ajansları (DFID, USAID, GTZ, Danimarka, İsveç vs.) yoksul ülkelerde kalkınma projelerine kaynak aktarıyorlar. Sonra projelere kaynak aktarma yerine doğrudan hükümetin bütçesini destekleme yolunu (ki bu PRSP la uyumlu oluyor) izliyorlar.

90`larda kalkınma tartışmalarına yeni bir boyut ekleniyor. 1992 Rio Summit/Earth Summit de sürdürülebilirlik (sustainability) vurgusu yapılıyor. Sürdürülebilir kalkınma, bugün ekonomik büyüme ve kalkınmanın gelecek nesillerin kalkınmalarını engelleyecek şekilde çevreyi ve doğal kaynakları yok etmeyecek şekilde olma zorunluluğu vurgulanıyor. Tabii bunlar diyalektik süreçler hep, ekonomi -> toplumsal -> çevre diye bir lineerlik var gibi gözüküyor ama birbirini kapsıyor aslında.

(Mike Lemanski)

Yeni bir bin yıla bu arka planda giriliyor. Yoksulluğun küreselleşmesi, toplumsal dışlanma, zengin fakir arasında büyük uçurum, AIDS, küresel ısınma ve çevresel yıkım. Bu arada 90 sonlarına doğru toplumsal hareketler örgütlenmeye başlıyor, önce Seattle`da sonra Genova, neo-liberalizme ve küresel kapitalizme karşı yurttaş girişimleri gösteriler yapmaya başlıyor. 2000`de Cochabamba`da (Bolivya) su özelleştirmesi sonucunda halk ayaklanıyor, çok uluslu su şirketi ülkeden kovuluyor. Böyle bir çerçevede, 2000`de BM, Binyıl Kalkınma Hedefleri`ni ortaya koyuyor. 15 yıl içinde 8 kalkınma kriterinde ülkelerden ilerleme istiyor. Millenium Development Goals, kalkınma gündeminin yeni anahtar kelimesi oluyor. İşte yarı-yoldan fazlası katedilmişken istenen ilerlemeler sağlanamıyor.

2000`ler boyunca ekonomik liberalleşme, özellikle finans sektörünün ve tut-sat (mortgage) sayesinde konut sektörünün ve kredilerin balon gibi şişmesine yol açıyor. Ekonomi ağırlıklı olarak finansa kayıyor. Derken 2008 de bol keseden dağıtılan konut kredilerinde geri ödemeler duruyor, balon patlıyor ve ekonomik kriz ile bütün bankacılık sektörü batıyor ve bugüne geliyoruz.

(Çalışmayı reddedenlerin yardımlarını keselim – Muhafazakarlara Oy Verin)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s