kanal istanbul: bir duba(i)stanbul projesi mi?


Proje

Artık İstanbul içinden iki deniz geçen bir şehre dönüşecek

İstanbul bugün bir kez daha birkaç iyi adamın sahnesiydi, bizler de seyircileri…  Sonunda Başbakan, (Hıncal Uluç dışındaki) 15 milyon İstanbullu`nun bilmediği, `kendisinin, arkadaşlarının ve yüzlerce yıl önceki idarecilerin` hayali olan çılgın projeyi bizlerle paylaştı.

Proje, Today`s Zaman Gazetesi`nin 6 ay önceden tahmin ettiği gibi İstanbul`a ikinci bir Boğaz projesiydi. Birinci ağızdan öğrendiğimize göre, Avrupa yakasında, Karadeniz ve Marmara Denizi`ni birbirine bağlayacak,  45 – 50 km uzunluğunda, 25 m derinliginde, 145 – 150 m genişliğinde Suveyş veya Panama kanalları gibi ama çok daha büyük bir kanal inşa edilecekmiş. Projenin 2 senelik etüd çalışmasının ardından 8 – 10 yıllık bir sürenin sonunda 2023 hedefiyle bitirilmesi planlanıyormuş. Boğaziçi`nin tehlike arz eden yoğun gemi trafiğini rahatlatacakmış. İstanbul da içinden iki kere deniz geçen iki yarım ada ve bir ada olarak varlığını sürdürecekmiş. Bu projenin artıları ve eksileri, getirileri ve götürüleri daha çokca tartışılacaktır, özellikle daha fazla detayın paylaşılmasıyla birlikte. Ancak Başbakan`ın bugünkü şovu, dar çerçevede yaptığı sunumu, söyledikleri ve söylemedikleri bize bir ilk değerlendirme için yeterince veri sunuyor.

Sunuş

Dağları delip geçmek evelallah bizim sanatımızdır…

“Hayal gerçeğe atılmış bir tohumdur” diyerek, birazdan açıklayacağı hayalinin tohumlarını attı Başbakan. Konuşmasına İstanbul`un Osmanlı tarihindeki yeri ve önemiyle girdi; Çanakkale, Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı ile devam etti; Bolu Dağı`nı deldi; Karadeniz Otoyolu`ndan geçti; hızlı trene bindi; duble yol, havayolu, halkın yolu derken; ve kentsel dönüşüm, TOKİ, matematik diye giderken 100 TL ye ceyizi içinde konut ile akıllara üçer üçer çocukları da getirdi.

Kendi belediye başkanlığı dönemini ve başardıklarını anlattı. CHP`den devraldıkları çöp dağlarını nasıl yok ettiğini, kokan Haliç`i nasıl temizlediğini, yarattıkları yeşil alanları, şevkatle korunan yoksulları, akan trafiği ile İstanbul tutkusunun getirdiği yeri vurguladı. İnşallah, 2013 sonu Marmaray, 2014`de lastikli tüp geçidin bitmiş olacağının müjdesini verdi.

Şimdi daha büyük hayalleri olduğunu söyledi. Bu hayallerin kimin hayalleri olduğunu da saklamadan, lafı dolandırmadan net bir şekilde belirtti: “kendisinin, arkadaşlarının ve yüzyıllar öncesinin yöneticilerinin…”

Tabii ki bu hız ile giderken “Hans, George, Katarina, Helga bu güzellikleri yaşayacak da, Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, Ayşe, Fatma niye bu güzellikleri yaşamasın…” diye `ecnebi`lere de çarpmadan ve milliyetçi damarları kapartmadan da edemedi.  “Üçüncü Köprü dedik, CHP`lilerin hemen eteği tutuştu. Sizden zaten başka birşey beklenmez. Bu zihniyet, Birinci Köprü`ye de, İkinci Köprü`ye de, Marmaraya da karşıydı” diyerek de koskoca Üçüncü Köprü’ye karşı verilen kentsel toplumsal muhalefeti CHP`ye indirgeyiverdi. Marmaray kazılarında ortaya çıkan, insanlığın en önemli arkeolojik buluntuları arasında yer alan tarihi mirasa gene “çanak çömlek” demekten geri durmadı. Bu kalıntılar ile insanlık arasındaki bağı görenlere de “ideolojik yaklaşıyorlar” diye çıkıştı.

İstanbul`un doğusu ve batısında kurulacak 2 yeni şehir, 3. Köprü, bağlantı yolları, yeni havaalanı ile birlikte ele alınması gereken Kanal İstanbul Projesi kendisinin de belirttiği gibi “çok ama çok boyutlu” bir proje. “Aynı zamanda bir enerji, aynı zamanda ulaştırma, bayındırlık, tarım projesidir. Bu proje bir şehircilik projesi, onun kadar aile, turizm projesidir. Bu bir çevre projesidir.”

“Türkiye`nin özeti, Dünya`nın gözbebeği İstanbul`a yapılan her hizmet aynı zamanda Trakya`ya, Anadolu`ya tüm Türkiye`ye yapilan hizmettir. Her hizmet insanlığa yapılan hizmettir” diye bir insanlığa hizmet projesi olarak lanse edilen çılgınlığa şüphe ile yaklaşmamız için projenin kendisi kadar geçmiş icraatların da yeterince neden sunduğunu düşünmekteyim.

Çılgın Sorular

Hans, George, Katerine, Helga bu güzellikleri yaşayacak da Ahmet, Ayşe niye bu güzellikleri yaşayamasın?

Demokrasinin sınırları

Başbakan bugün bir kez daha neo-liberal demokrasinin bam telinin artık kentler ve kent politikaları olduğunu kanıtladı. Demokratik bir kent yönetimi aslında demokratik bir bölge, demokratik bir ülke yönetimi demektir. Berisi olmadan ötekiler de olmuyor ne yazık ki. İstanbul`un geleceğini tamamen yeniden şekillendirme potansiyeline sahip bir proje kapalı kapılar ardında, yerel yönetimleri by-pass ederek, sivil veya siyasi topluma danışmadan başbakanın şahsının ve arkadaşlarının hayali olarak ortaya çıkabiliyorsa bu şehir ve ülkede demokrasi işlemiyor demektir. Projenin fikir geliştirme çalışmaları, malum ranta yol açmamak için dar kapsamda ve kapalı bir şekilde yapılmış. Peki bu çılgınlığa ihtiyaç olup olmama kararında biz kentlilerin, vatandaşların hiç mi söz söyleme hakkımız yok? İstanbulluların, otobüslerinin renginin, vapurlarının tasarımındaki detayların ve köprünün isminin ötesinde kent ile ilgili kararlara katılmaları beklenmiyor mu?

İdeolojik olmak ne demek?

Başbakan, çevrenin, kültürel mirasın ve sosyal adaletin kentsel ranta feda edilmemesi yönünde verilen toplumsal mücadeleleri ideolojik buluyor, ki haklı da. Bu mücadeleler gerçekten de ideolojik. Belli bir kent ve kent yaşantısı anlayışından, insan – doğa – tarih ilişkisinden, adalet ve hak yaklaşımından besleniyor. Peki, Osmanlı tarihi ve yöneticilerinden feyz alan Kanal İstanbul ve benzeri çılgın projeler, sunulduğu gibi tarihin ötesinde ve ideolojilerin üstünde mi? Bu rüya belli bir ideolojinin rüyası değil mi? Neo-liberalizm bir ideoloji değil mi? Bu ideoloji sınıfsal farklılıklara kör mü?

İstanbul, Türkiye ve Dünya`da neo-liberal şehircilik üzerine o kadar çok örnek var ki bu çılgınlığın belli bir ideoloji etrafında örülmediğine ikna olmak imkansız. Neo-liberalizm, kentleri kapitalizmin cansuyu olarak görüyor, kent toprağını rant için kullanıyor ve mekanı yeniden üretirken de sosyo-mekansal ayrışmayı keşkinleştiriyor. Yoksul gettoda, varsıl rezidans ve kapalı sitelerde yaşıyor. Sulukule`de Romanları zorla tahliye ediyor, yerine varsılları getiriyor. Ayazma`da yoksulları sürüyor, yerine Ağaoğlu Projesi yapıyor. Cadde, AVM ile, esnaf, zincir mağaza ile yer değiştiriyor. Bu arada Küresel Kent olmak için de sürekli Çılgın Projeler ve rant olanakları yaratılıyor. Velhasıl, `ayrışarak yaşamak` olarak adlandırabileceğimiz bu model sonuna kadar ideolojiktir.    Genellikle hızlı ekonomik büyümenin yaşandığı, ancak bu büyümenin toplumsal kalkınmaya dönüşmediği, aksine eşitsiz gelir dağılımını daha da arttıran, küresel bir kent olma yolunda hızla ilerleyen metropollerde bu tarzda bir şehirleşme görülüyor

Büyük çılgınlık ile diğer çılgınlıklar normalleştiriliyor mu?

Bir konudaki toplumsal muhalefetten rahatsızsanız, o konudan daha büyük bir gündem yaratmak ve dikkati dağıtmak işe yarayabilir. Sadece Kanal İstanbul sunumu içinde bahsi geçen birçok projenin, hali hazırda şehirciler, mimarlar, çevreciler, kültür miras uzmanları, sosyologlar, kentliler ve uluslararası kuruluşlar tarafından raporlar, bilimsel çalışmalar, kampanyalar ile sorgulandığını hatırlatmakta fayda var. 3. Köprü, Lastikli Tüp Geçit, Kentsel Dönüşüm Projeleri, TOKİ Konutları, hepsi hem şehircilik, hem toplumsal adalet, hem demokrasi açısından meşruiyetleri fazlasıyla sorgulanan projelerdir. Büyük çılgınlık, yeterince çılgın olan bütün bu çılgınlıkları normalleştirme ve hızlandırma işlevi de görmekte sanki.

Gerçekten bir çevre projesi mi?

Bir proje hem çevreci, hem kalkınmacı, hem toplumcu, hem adil, hem rantçı olabilir mi? Bir ihtimal belki, ama o projeyi üreten dünya ve şehircilik görüşü / politikaları dereleri korumak için HES yapıyorsa; Hasankeyf`i kurtarmak için Ilısu Barajı`nı inşa ediyorsa; Allianoi`yi korumak için betona gömüyorsa temkinli olmakta fayda var. Gerçekten de Boğaz`dan geçen tankerlerin ortaya koyduğu çevresel riskleri merkeze alan bir proje, beraberinde muazzam bir kentsel gelişmeyi ve rant artışını neden kurgular? Başbakanın belediye başkanlığı sırasında kendisinin karşı çıktığı 3. Köprü Projesi`nin çevresel etkileri ortadayken, bu proje ile birleşecek iki yeni kent projesi ne kadar çevreci olabilir?

Independenta – Çernobil – Fukushima arasında ne bağlantı var?

Başbakan, Kanal İstanbul Projesi`ni gerekçelendirirken en büyük vurguyu Boğaz`daki tehlikeye yaptı. “İstanbul’a Büyükşehir Belediye Başkanı olduğum zaman Independenta faciasını düşündüm uzun süre, gece gündüz böyle bir şey bizim başımıza gelse ne yaparız diye kafa yordum, arkadaşlarımla konuştum” dedi. Peki, Independenta faciası 10 milyarlarca dolarlık bir çılgınlık için yeterince motivasyon sağlıyor ise, Çernobil ve Fukushima faciaları nükleerden vazgeçmek için neden yeterli olmuyor? Başbakan bu faciaları neden yeterince düşünmüyor? 2023 için illa bir çılgınlık arıyorsa, harcanacak 10 milyarlarca dolar ile rüzgar ve güneş enerjisine yatırım yapılabilir, enerji verimliliği arttırılabilir ve AR-GE`ye kaynak ayırılabilir. Yoksa bunlar fazla mı çılgın?

Projecilik mi, şehircilik mi?

Aynen 3. Köprü, bağlantı yolları ve Lastikli Tüp Geçit Projesi`nde olduğu gibi bu proje de İstanbul`un Çevre Düzeni Planı`nda yer almıyor. Yani Belediye Başkanı Topbaş`ın deyimiyle “İstanbul Anayasası” çiğneniyor. Rantı sınırlamak için planlar önemlidir, kente projeci bir şekilde parça parça değil, planlar çercevesinde bütüncül yaklaşıldığı için. Tabi ki bu planların da demokratik bir şekilde ve şehircilik ilkeleri ışığında yapılıyor olması şartı ile. Çılgınlık arenası olarak görülen İstanbul`da planlar ya yaşayanlara rağmen yapılıyor ya da sürekli deliniyor. Aslında bugün gözden kaçan başka bir haber bu yaklaşımı çok güzel özetliyordu: İmar Planı`na aykırı olduğu gerekçesi ile yürütmeyi durdurma kararı alınan Ali Sami Yen Stadı`ndaki yeni proje için, TOKİ yetkilileri “mücadele ederiz olmazsa planı yeniden yaparız” demiş. Bu durumda İstanbul`un Anayasası`da Ankara`dan yeniden yapılacaktır diye beklemek çok çılgın olmasa gerek.

Ütopya bize çok mu lazım?

İstanbul için bir ütopya üretmek gerçekten lazım mı? İstanbul`un kendisi zaten bir ütopya değil mi? Dünya Kenti İstanbul`u sıradan bir Küresel Kente dönüştürme arzusu niye? Sermayenin yapay kenti Dubai mi olmak isteniyor? Bu kent niçin Recep Tayyip Erdoğan`ın, bir kaç arkadaşının, veya yüzyıl önce yaşamış yöneticilerin hayallerini gerçekleştirmek için projelendiriliyor? Peki, bırakın ütopyayı, deprem gibi kenti bekleyen distopyalarla kim, nasıl, ne zaman ilgilenecek?

Duba(i)stanbul


Kentlerin çılgın projeler ile gelişmesine ve pazarlanmasına en bilindik örnek Dubai`dir. İstanbul`u ve ülkeyi yönetenlerin bu kenti aynen bir Dubai gibi görmek istediklerini gerek önerilen çılgın projelerin benzerliğinden, gerekse de körfez sermayesi ile kurulan yakın ilişkilerden biliyoruz. Petrolden gelen para ile beslenen Dubai rüyası en son yaşanan finansal kriz ile sarsılmıştı. Buradaki projelerden biri, İstanbul için de düşünülen Lale Adası`na ilham veren, okyanus üzerine palmiye ağacı şeklinde devasal bir kent inşa eden The Palm Jumerirah projesidir. Smaq Mimarlık ofisinin, ekonomik, toplumsal ve ekolojik olarak sürdürülebilir olmanın çok ötesindeki bu çılgın projelere farklı bir yaklaşım getiren Dubai Sözleşmesi çalışması, çılgın projelere alışması gereken biz İstanbullular için farklı bir bakış açısı sunabilir. Aşağıdaki teknikler ile bu yapay adanın sökümünü ve yeniden şekillenmesini hedefleyen Dubai Sözleşmesi gibi İstanbul`un da acilen bir sözleşmeye ihtiyacı olduğu görülüyor:

Yeniden şekillendir – şaşalı imgeden kentsel figüre

Yeniden kapla – arazi olarak kumdan, rüzgâr ve deniz gibi dinamik ortamlara

Yeniden kaynaklandır –  talepkâr klimalardan ışık, gölge ve esintiye

Yeniden blokla – kontrol noktalarından geçirgen parmaklıklara

Yeniden bölgelendir – bölünmüş aynılıklardan farklılığın keşfine

Yeniden kilitle – görünmez çitlerden açık seçik girişlere

Yeniden böl – kuşatmanın dışlayıcılığından kültürel çeşitliliğe

Yeniden kazan – emlak spekülasyonundan sosyal kullanıma

Yeniden planla – dev malikânelerden erişilebilir konut topluluklarına

Yeniden kullan – az faydalanılan bahçelerden ortak avlulara

Yeniden bak – billboard mimarlığından yerel örneklere

Bu ölçütlerle, sınırlar çevreci ilkelere göre yeniden çiziliyor, sosyal birleştiriciler olarak yeniden keşfediliyor ve enerji açığı döngülerini azaltmak için yeniden kuruluyor. Burada The Palm Jumerirah ile örneklendirilmiş bu genişleyen, kalınlaşan, zenginleşen ve saçılan sınırlar, Dubai’nin çok arzuladığı farklılıkları barındıran, açık bir metropol olma dokusuna kavuşmasını sağlayacak.

http://www.smaq.net/update.htm

Reklamlar

kanal istanbul: bir duba(i)stanbul projesi mi?” üzerine 2 yorum

  1. Bu yorumu bir İstanbullu olarak yazıyorum. Ben beğendim. Kanal İstanbul neden bir dubaistanbul projesi olamaz? Çünkü Bu proje zenginlere ev satmak için değil, İstanbul Boğazından dev gemilerin geçmesini önlemek, çevrenin ve kültürel mirasın korunması, amacıyla yapılıyor. Ayrıca İstanbullular için ayrı bir referandum yapılmasına gerek yok. Projenin finansmanı sadece İstanbulluların değil tüm Türkiye’nin ödeyeceği vergilerle karşılanacak. Bu yüzden beğenmeyenler tepkilerini 12 haziranda gösterebilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s