Getto Hikayesi…


28.11.2010 tarihinde Radikal‘de “Evleri Ayırdık” başlıklı haber içinde yayınlanan röportajın kesilmemiş hali:

Son yıllarda İstanbul ve diğer büyük şehirlerde toplu konut projelerinin sayısının artışının gettolar yarattığı fikrine katılıyor musunuz?

Kesinlikle katılıyorum. Tabii burada bir noktanın altını çizmek lazım. Getto kentin yoksullarının, belli bir etnik gruba mensupların aşırı yoğun bir şekilde yaşadıkları kentsel mekanı tanımlayan bir kelimedir. TOKİ`nin alt gelir grubuna yönelik, kentin bütününden kopuk, izole, tek tip formu ve fonksiyonları olan toplu konut projeleri bu tanıma uyuyor. Diğer taraftan varsıllar için geliştirilen, belli hayat tarzları konseptleri ile pazarlanan güvenlikli site projeleri de büyük şehirlerde hızla çoğalmaktadır. Bunlar da kentin varsıl gettolarını hızla oluşturmaktadır.

Gözlemlerinize göre, hayat tarzları, siyasi eğilimleri açısından ne tür gettolar bunlar?

İlk başta çok keskin bir sınıfsal ayrım söz konusu. Yoksulla varsıl bir birlerinden tamamen kopuk bir şekilde yaşamaya başlıyor. Ayrıca, ülkedeki siyasi kutuplaşma, gettolaşma ile keskinleşen mekansal ayrışma ile örtüşme eğilimi gösteriyor. Örneğin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi`nin konut üretim şirketi KİPTAŞ`ın ağırlıklı olarak muhafazakar kesim tarafından tercih edildigi biliniyor. Gene, emlak geliştiricilerin hükümete yakınlığı/uzaklığı bazı tüketiciler için bir tercih unsuru olarak öne çıkıyor. Medyaya yansıyan en uç örnek Antalya´nın Lara semtindeki Feyziefe Sitesi`di. Girişinde Türk bayrağı ve Atatürk resmi bulunan tabelada, “Atatürkçü, laik, demokratik insanların yaşadığı sitedir” yazıyordu. Ancak, sonuç itibariyle bu dinamik bir süreç. Mekansal ayrışma ve sınıfsal ayrımlar arasındaki ilişkiyi laiklik-muhafazakarlık eksenine indirgemenin bu süreci hafife almak olduğunu düşünüyorum.

Dünyada site tipi şehirleşmenin, İstanbul kadar hızla yaşandığı bir metropol var mı?

Genellikle hızlı ekonomik büyümenin yaşandığı, ancak bu büyümenin toplumsal kalkınmaya dönüşmediği, aksine eşitsiz gelir dağılımını daha da arttıran, küresel bir kent olma yolunda hızla ilerleyen metropollerde bu tarzda bir şehirleşme görülüyor. Örneğin Meksiko, dünyada sitede yaşayan nüfusu en fazla olan şehirlerin başında geliyor. Aynı zamanda gelir dağılımı eşitsizliği ve suç oranları oldukça yüksek. Sao Paulo, Johannesburg gene benzer şehirler. Orta sınıfları hızla büyüyen Çin`in Şanghay, Pekin gibi şehirlerinde de hızlı bir siteleşme gözlenmekte.

Peki Avrupa’da, ABD’de, devlet yahut özel sermaye dilediği kitlenin bir arada yaşamasını sağlayacak siteler oluşturmakta özgür mü? Bu gettolaşma tehlikesini önden görüp de önlemini alan var galiba..

Aslında oralarda alınan önlemler tehlikeyi önden görmekten ziyade, çoktan tecrübe etmiş olmakla alakalı. Paris`in banliyölerinde, Londra`nın belediye evlerinde, New York`un gettolarında yaşayan yoksulların zamanla daha derin bir yoksulluk sarmalına girdikleri, hem toplumsal hem de mekansal olarak dışlandıkları, buraların birer çöküntü alanına dönüştüğü bir gerçek. Bugün ayrışarak yaşama modelinin, TOKİ tipi toplu konut anlayışının çözüm yerine sorun ürettiğini Avrupa ve Amerika yaşayarak öğrenmiş durumda. Şimdi de işin içinden çıkmaya çalışıyorlar. Tabii bu öğrenme sürecinde modelin işlememesini görünür kılan kentsel muhalefetin ve mücadelenin büyük rolü var.

Örneğin Kanada`da bazı eyaletler toplu konutların site girişlerini güvenlikler ve kilitli kapılarla kentin yol bağlantılarına kapatmasını yasaklamış durumda. Amerika`daki bazı eyaletlerde, Avrupa`da Amsterdam gibi şehirlerde yeni geliştirilen toplu konut projelerinde alt ve orta gelir grubuna yönelik belli bir konut stoğununda üretimi emlak geliştiricilere şart koşuluyor. Farklı gelir grubundan insanların bir arada yaşaması hedeflenerek gettolaşmanın önüne geçilmeye çalışılıyor.

Bunun göstermelik bir tedbir olarak kalma ihtimali yok mu? Bir yanıyla ayrımcılık yaratmıyor mu?

Karma gelir grubuna yönelik çözümler, var olan toplumsal gerilimlerin üstünü kapatma, ama potansiyeli besleme riskini tabii ki taşıyor. O yüzden mekan üretimini toplumsal gelişme ve yoksullukla mücadeleden ayrı düşünmemek gerekiyor. Ancak, örneğin Amsterdam’da yeni projelerde dışardan bakıldığında farklı gelir gruplarına yönelik dairelerin mimari olarak birbirlerinden ayırt edilememesi ve böylece bir ayrımcılığın, bir dışlanmanın zemininin oluşturulmaması tasarım aşamasında önemseniyor. Oralardaki projelerde de dünyalar kadar problemler oluyor ancak buradaki yaklaşımdan da bir o kadar farklı.

Orta ya da uzun vadede ne tür sonuçlar doğrucak bu gettolaşma?

Güvenlikli sitelerde iyi ve lüks yaşayacak olan varsıllar, diğer tarafta yoksulluk sarmalı içinde gettolaşma riskiyle TOKİ`nin toplu konutlarında yaşayan yoksullar..  Bize ne yazık ki ayrışarak yaşamanın modeli sunulmaktadır. Kent, lüks güvenlikli siteler, yoksullar için TOKİ`ler, plazalar, özelleştirilen kent merkezindeki okulların yerini alacak kent dışındaki kampüs okullar, üretim için organize sanayiler, alışveriş için AVM`ler, orta-alt gelir grubu için outlet`ler derken birbirinden kopuk bölgelere, adacıklara bölünmektedir. Ulaşım üzerindeki baskı artmakta, kamusal mekanlar daralmakta, toplumsal ayrışma keskinleşmektedir. Peki bu nasıl bir kent yaşamı tahayyülüdür?

Bu tipte bir kent yaşamı ekonomik olarak kırılgan, toplumsal olarak dışlayışı, kültürel olarak zayıf, mekansal olarak kopuk, ekolojik olarak da sürdürülebilir olmaktan uzaktır. Toplu konut reklam bombardımanına artık bir dur deyip İstanbul`u bitirme projesinden dönmemiz gerekiyor.

Bugün Ağaoğlu My World Europe Projesi ile gündemde olan Ayazma`da yaşananlar İstanbul için alarm zilini çalmalıdır. Bezirganbahçe Toplu Konutlarında yeniden yerleştirilmiş Ayazmalıların başlarından geçenler, ve konutlarının hızla ellerinden çıkması “yoksulu yaşadığı yerden kopar, başka yerde borçlandırarak ev sat” TOKI modelinin çalışmadığının ispatıdır. Haziran 2009`da BM-Habitat Zorla Tahliyeler Danışmanlar Grubu (BM – AGFE) İstanbul misyonu kapsamında Bezirganbahçe konutları ziyareti sırasında yüzlerce insan borçlarından ötürü bankaların yolladığı TOKİ konutlarındaki hak sahipliklerinin iptal edileceğini ve zorla tahliye edileceklerini yazan ihbarnameleri sanki beyaz bayraklar gibi sallıyorlardı. Ortada net bir araştırma ne yazık ki yok ama alanda çalışanların tahminleri ilk iki sene evlerin yaklaşık %30`nun satıldığı yönünde. TOKİ Getto`sunda şimdiden barınma mücadelesine başlamış eski Ayazmalılar ve onların boşalttığı yerde inşa edilen varsıl gettosunda “iyi yaşamaya” hazırlanan yeni Ayazmalılar İstanbul`u bekleyen geleceğin canlı örneği.

Sizin gönlünüzden geçen tedbir nedir?

Yoksul, orta sınıf, varsıl ayrımı yapmaksızın herkesi borçlandırarak ev sahibi yapma üzerine kurulu konut politikasının radikal bir şekilde değiştirilmesi gerekiyor. Ayrıca bu modeli besleyen tek tip kentsel dönüşüm projelerine karşı, demokratik, adil ve insani bir yasal mevzuat ve uygulama geliştirilene kadar moratoryum ilan edilmeli diye düşünüyorum.

Karma gelir gruplarına yönelik, kent ile entegre, çok fonksiyonlu, esnafı ve küçük işletmelere imkan tanıyan, sosyal donatıları eksiksiz, kamusal alanları yeterli yaşam alanları oluşturmak, hali hazırdaki bu şekildeki mahalleleri de korumak gerektiğini düşünüyorum. Bunun için öncelikle barınmayı temel bir hak olarak ele almamız ve bağlamından koparmamamız gerekiyor. Gecekonduların site yaşantısına dönüşümü yerine kendi mahallelerinde ve buralardaki yaşam koşullarının iyileştirilerek kalmaları için belediyelerden destek görmeleri gerekmektedir.

TOKİ ve belediyelerin kendi kamusal konut stoğunu oluşturup, insanlara hak sahipliği çerçevesinde imkanlarına göre konut tahsis etmesi bir alternatif olarak sunulabilir, kira yardımı sosyal bir hak olarak uygulanabilir.

Gettolaşmaya ve ayrışarak yaşamaya karşı ortak yaşam alanlarının, kamusal alanların geliştirilmesi gerekmektedir. Tabii bütün bunlar için başlangıç noktamızın “rant için kentler” yerine “yaşam için kentler” olması gerekiyor. Yoksulları kentin çeperlerindeki gettolara yollayarak, varsıllarda kendilerini sitelere hapsederek buna ulaşmamız mümkün değil. Bu şekilde demokratikleşmemiz de mümkün değil. Kentte yaşananlar demokrasi tartışmalarından, demokratik anayasa tartışmalarından, referandumlardan bağımsız düşünülmemelidir. Kentsel dönüşüm projeleri ile tepeden inmeci, vesayetçi katı cumhuriyetçiliğin ve tek tip modernist devletin bir benzerinin yeniden üretimi söz konusudur. Semboller ve yüklenen anlamlar farklıdır ama usül ve öz benzeşir. Mekan ile toplumu disipline etmeyi amaçlar. İnsanlara yaşam alanları dayatılmaktadır. Süreç demokratik değildir. Merkezinde insan yer almamaktadır. Bireyi belli kalıplar çerçevesinde dönüştürmeyi hedeflemektedir.  Baskı ve şiddet içermektedir. Uzlaşmayanı ber taraf etmektedir. Artık, içinde yaşadığımız şehrin geleceğine dair karar verme demokrasi gündemimizin bir parçası olmak zorundadır. Yoksul ve varsıl gettolarının normalleşmesinin önüne ancak böyle bir demokrasi ve adalet anlayışıyla geçebiliriz.

Fotoğraf: Alen Macweeney


Reklamlar

Getto Hikayesi…” üzerine bir yorum

  1. Gazete yine kendine yakışanı yaparak röportajı kuşa çevirmiş. Neyse ki blogun linkini vermişler de haberdar olup abone olmak mümkün oldu 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s