2 Film Birden


İstanbul’a 1999 yılında taşındığımda, 6 ay kadar Gebze’de Emlak Bankası’nın yaptırdığı Mutlu Kent adındaki toplu konutlarda yaşamak zorunda kalmıştım. Sabancı Üniversitesi, ilk öğrencilerini henüz şantiye alanı olan kampüste karşılamıştı. O güne kadar yeterli sayıda yurt odası inşa edilmediğinden, üniversiteye araçla 20 dakika uzaklıktaki toplu konutlarda dayalı döşeli dairelere terfi etmiştik. Yurt odası fiyatına 3 oda bir salon dairede kalıyorduk.

Özel araçlar dışında toplu ulaşımın minimum düzeyde olduğu, neredeyse her bir apartman bloğunun altında kuaför ve emlak ofisinin bulunduğu, yaklaşık 10.000 kişinin yaşadığı bu sitede, hayatımın yeni dönemine depresyonla başlama tehlikesi atlatarak adım attığımı hatırlıyorum. Bir yerleşim alanı, adıyla ancak bu kadar tezat olabilirdi. Bir tepeye konuşlandırılmış, sıra sıra apartman bloklarından olusan 2700 konutun, ortasında bulunan alışveris alanı ve okulun, yer yer konumlandırılmış sosyal donatı alanlarının, ve genel olarak planlı yerleşimin kurguladığı atomize hayatın beni ne kadar mutsuz ettiğini çok iyi hatırlıyorum. İstanbul`a yaşamaya gelmiştim ama yaşadığım yer İstanbul değildi, bir kente gelmiştim ama kendimi kentin en çeperinde bulmuştum.

İlk fırsatta kaçarak ayrıldığım Mutlu Kent’in sanırım tek olumlu yani adıydı. İngilizce`ye Pleasantville olarak çevrilebilir. Gary Gross’un 1998 yapımı fantastik komedi filmi Pleasantville, 1950’lerde Amerikan Rüyası’nın kusursuz yaşandığı bir dizi filmi konu eder. Bir şekilde kendini dizinin içinde bulan 2 kardeş, herşeyin belirli olduğu siyah-beyaz Pleasantville dünyasını zamanla renklendirir. Burası, çalışan evin reisi babaların, çalışkan ev kadını annelerin, temiz yüzlü uslu çocukların oluşturduğu çekirdek ailelerin mutluca yaşadığı, hiç yağmurun yağmadığı, havanın hep 22 derece olduğu ve itfaiyenin ağaçtan kedileri kurtarmak dışında bir heyecan yaşamadığı bir ütopya kasabasıdır. Kendini doğru ve yanlışın kalın çizgilerle ayrıldığı, ahlaki bir prütanlık üzerinden kurgulanmış düşkentte bulan kahramanlar, ütopya ile distopya arasındaki ince çizgiyi gösterirler zamanla.

Mutlu Kent biraz Pleasantville gibi bir yer. Ama daha çok da Paris’in banliyöleri gibi… Mathieu Kassovitz’in 1995 yapımı La Haine (Nefret) filmi Paris’in banliyölerinde yaşayan 3 azınlık gencinin şiddet dolu bir gününü hikaye eder. Kentin çeperlerinde yer alan yüksek bloklarda, ağırlıkla göçmenlerin yoksulluk içinde yaşadığı bu sosyal konutlar adeta toplumsal dışlanmanın mekansal izdüşümleri gibidir. Zaman zaman araba yakmalar ve sokak isyanlarıyla, “suçlulaştırma” mekanizması devreye sokularak gündeme gelen bu yoksulluk adacıklarına dünyanın farklı yerlerinde rastlamak mümkün.

Mutlu Kent’i, mutlu insanların yaşadığı mutlu bir kent hayali temelinde farklı kentsel durumları, mücadeleleri ve iyi uygulamaları paylaşacağım bir blog olarak düşündüm. Merkezine, “kentler kimin için var” ve “kentsel mekan üretimine kim katılır” sorularını alacak bu blog. Yaşadığım, sevdiğim ve üzerine çalıştığım İstanbul ve bulunduğum ve araştırdığım bir çok başka kentler üzerine yazılar, düşünceler, haritalar ve görseller bu blogda yer alacak. (Doğa katili şeklinde çevirebileceğim) Eco Monster  köşesinde, mutlu kent idealinin düşmanları görünür kılınacak. Her hafta adil, ekolojik, insani, toplumcu, katılımcı bir iyi uygulamaya yer vermeye çalışacağım. Dünya`nın farklı yerlerinde gerçekleştirilmiş alternatif kentsel politikalar, programlar ve projelerin bilinip tartışılmasının, başka bir kent tahayüllü için önemli olduğunu düşünüyorum.

Mutlu Kent, adil bir kenttir. Sadece sermaye için var edilen bir kent, insana dost bir kent olamaz. Bugün yaşadığımız kentler cok hızlı bir şekilde dönüşüyor. Dönüşüm kendini, yükselen ve mantar gibi çoğalan güvenlikli siteler, gittikçe metrekareleri ve sayıları artan AVM’ler, yıkılan gecekondu mahalleleri, yeni megaprojeler, kentin dışına sürülen üretim alanları ve gittikçe ayrışan kentsel mekanlar olarak gösteriyor. Kültürel miras, doğa ve insanlar sürekli sermaye için harcanıyor. Bu dönüşümün görünür kılınması ve alternatifleri icin mücadele verilmesi gerektiğini düşünüyorum. David Harvey, kent hakkı kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır diyor, ve bunun en değerli ama en çok ihmal edilmiş insan haklarından biri olduğunu iddia ediyor.

Zaman, kendimizi ve kentlerimizi yeniden üretme vakti.

Reklamlar

2 Film Birden” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s